Güneşin kavurduğu boş arazide, ter kokusu ve tozun içinde başlıyor sikiş. O anın vahşiliği, izbe bir köşeye sıkışmış gibi olan folloş kızın titreyen bedeninden okunuyor. Yumuşak ama sert bacakları arasından yayılan o ıslaklık, amcığını yalayarak canlandıran adamın gözüne saplanıyor. İnatçı bir istekle yanağına yapışan dudaklar, acımasızca emiyor, ısırıyor, tam anlamıyla köklüyor onun yumuşacık deliğini. Her hamlede daha da açılıyor amını saran kaslar; adamsa dayanamayıp ritmi artırıyor, köklediği her saniyede kızı azdırmanın verdiği zevki içten içe parlatıyor.
Az ileride, açıkta kalan vücuduyla kızın omuzlarına çöken adam, elini altına sokup amcığını yakalıyor; parmak uçlarıyla kıvrımları okşarken amının içine doğru sarkıtıyor. Kız çaresizce inleyip bağırırken arka arkaya gelen sert dayamalarla bedenini tamamen teslim ediyor. Elle tutulur değil bu şiddet ve arzuyla karışık acı; kaçılası değil aksine içine çekileni kıvrandıran bir işkence gibi. Çimenlerin üzerinde yuvarlanırken adam katmerli şekilde bütün varlığıyla soruyor: “Dayanabilir misin lan hâlâ?” Diye bağırıyor boğazdan.
Sonra hız kesmeden gittikçe derine inilmekte; kızın ıslaklığı artıyor, sıcak akıntılar amcığın ucundan taşmaya başlıyor. O an doruk noktası geliyor; köklerken dipten dipte hissettirilen o şiddetli basma sayesinde kız rahatlamanın tüm acısını karnında ve kalçasında hissediyor. Birdenbire kıpkırmızı oluyor yüzü ve bedeni kasılıyor; boşalttığı o yoğun çığlıklarla yere saçılıyor adeta. Adam ise pes etmiyor, hemen peşinden dayamaya devam ediyor; sanki dünyadaki bütün sapıklığı tek seferde çıkartacakmışçasına kovalamakta hazza vardığı o anı.
Son nefeslerinde bile içine girmenin vahşi suçluluğunu tatmaya devam eden ikili, toprağın sert yüzeyinde tamamlanmış bir savaştan sonra birbirinden sıyrılıp dağılıyorlar. Hem dışarıda hem de ruhlarında saklı kalan o kirli birliktelik kabullenilmeyen bir bağımlılıkla kapanmaz yaralar bırakıyor; günün sonunda yalnızca tutkularına yenik düşmüş iki yaratık kalıyor ortada.
